Hayvan Koruyuculuğunda Kölelik Karşıtlığı, Veganizm ve Anarşi

Bir keresinde arkadaşımla beraber bir fareyi yakaladığımızı hatırlıyorum. Bowling oynadığımız yerin çatısına çıkardık fareyi (çocukken sürekli o çatıda oynardık), kuyruğuna ip bağladık ve onunla oynadık. Kaçmaya çalışınca az da olsa izin veriyorduk, sonra yavaşça geriye çekiyorduk, ya da ipe bastırıp hayatı için mücadele etmesini keyifle izliyorduk.

Çatının etrafında yürüyor ve fareyi arkamızdan çekiyorduk, ardından koşmaya başlıyor, çatının ucundan fareyi düşürüyor, sonra geri çekiyor, sağa sola sallıyor, kafamızın üzerinde döndürüyor ve sonunda duvara hızla çarpıyorduk.

Önce fare kaçmaya çalışıyordu. Sonra olduğu yerde titreyerek duruyordu. Korktuğunu görüyorduk, kocaman çocukların ellerinden kaçıp kendini güvenli bir yere atmak istediğini biliyorduk. Peki neden rahat bırakmıyorduk hayvanı? Komik ve eğlenceli olduğu için mi? Onun hissettiği korku, acı ve hayatı oyuncağımızın hayatı, korkusu ve acısı mıydı? O zaman neden hiç üzülmedim buna? Bugüne dek?

Kölelik

Eğer insanların çoğunun çiftliklerdeki, laboratuarlarda vb. hayvanlarla kurduğu ilişkiye bir isim vermek gerekse, o zaman bana göre, buna ancak kölelik denebilir.

Esir edilmek kişisel özgürlüğünüzün sizden alınması, değiş tokuşa dahil edildiğiniz bir eşya olmanız demek. Birisi tarafından sahiplenilmeniz demek.

Sadece kendi yaşamında çıkarları olan bir birey esir edilebilir; çünkü ancak böyle bir bireyin kişisel özgürlüğü elinden alınabilir.

Sadece insanlar değil, diğer hayvanların da yaşamakta çıkarları var, ve kendileri için kararlar verebiliyorlar; nereye nasıl gitmeleri gerektiğine, kimlerle bağlantı kurmaları gerektiğine, kimden ve ne’den uzak durmaları gerektiği ve kimi sevmeleri gerektiği konusunda karar verebilme kapasiteleri var; çünkü özgür yaşam kapasiteleri var, çünkü hayat sadece onu yaşayana aittir, ne tür bir hayvan olduğunun da bu noktada bir anlamı yok. İnsanların onlara eşya muamelesi yaptığı köle olma durumlarından söz ediyorum. Herşeyi onlar adına yok etmeden yaşayabildiğimiz için, herşeyi onlardan almadan yaşayabildiğimiz için onların köleliği gereksiz bir şiddetten başka bir şey değil.

Aynı zamanda, Çek Cumhuriyeti’nde geçerli yasalar da aynen benim gibi köle olmak anlamına geliyor, benimkisi belki farklı boyutlarda, biraz da kelime oyunu yaparak geçerli. Yasalar hayvanları “özgürce yaşayan, acı ve ızdırap çekebilen canlılar ” olarak tanımlıyor; burada bu yasanın amacına göre insan hayvan olarak görülmez, başka birşeymiş gibi bakılır insana.

Böylece yasa kendi daha başından hayvanların yaşamını ve yaşamak için spesifik özel yeteneklere sahip olduğunu kabul eder ama gene de onlara meta gözüyle bakar. Domuz, köpek ya da farenin sandalye, traktör ya da para gibi bir şey olduğunu söylemez. Onlara canlı varlıklar olarak bakar. Eğer birisine ait bir hayvana zarar verirseniz o kişinin mal ve mülküne zarar verdiğiniz gerekçesiyle ceza alabilirsiniz. Bu hem yasal hem de gerçek bir kölelik olup, ayrıca kabul edilmiş olması da şizofrenik bir durumdur.

Köle olmak muhakkak zulüm içinde yaşamak anlamına gelmez, ama kendi adınıza karar verme gücünüzün kaybedilmesi olasılığı söz konusudur.

Çiftliklerde, laboratuarlarda ve diğer yerlerdeki hayvanlar sadece bireysel özgürlüklerinden mahrum bırakılmıyorlar, evrimsel özgürlüklerinden de mahrumlar. Hayvanların nitelikleri ve yaşam çemberleri sanki hayvanlar para kazanma makineleriymiş gibi değişiyor. 1980′lerde ortalama tavuk göğsü kası hayvanın ağırlığının %10′unu oluşturuyordu, şu anda bu oran %21, yakında %30′a ulaşması bekleniyor.

Bir domuz tek batında 10 ya da 16 yavru doğurur; bu da meme sayısından daha fazla yavrusu var demektir, bir yıl içerisinde anne domuz (eğer iyi kalitede bir üretim ünitesi olduğuna karar verilmişse) 2 ya da 2,5 batın daha yapar. Yaşamı şiddet dolu yapay döllenmeyle ve doğumlarla büyük bir çember içerisinde hayvan artık bitap düşene dek devam eder. Bunun ardından bir kamyonun arkasına atılır ve mezbahaya gönderilir.

BM Tarım Örgütü 2003 yılında 50 milyondan fazla hayvanın dünya çapında insan tüketimi amacıyla  öldürüldüğünü öne sürüyor. Buradaki sayı da 210 ülkeden ve devlet topraklarından elde edilen raporlara dayanıyor, bazı ülkeler ve topraklar yüzbinlerce hayvanın akıbeti hakkında bilgi vermediği için buradaki sayının gerçek sayıdan az olduğunu bilmek önemli, bilinmemesinin sebebi bazı hayvanların bu sayılara dahil edilmemesi (mesela deniz hayvanları sayılmıyor) ayrıca fabrika çiftçiliği sürecinde  öldürülmeden önce hayatını kaybeden hayvanlar da bu sayıya dahil değil.

Dünya’daki en büyük mezbahalar Mekke yakınlarında açıldı, günde 200 bin hayvan öldürme kapasitesi bulunuyor bu tesislerin, ve 100 bin insanın çalışmasına imkân veriyor.

Danish Crown dünyada saatte 360 ile 400 arasında maksimum hayvan öldürme kapasitesine sahip komple otomatik domuz mezbahası açan ilk şirketti.

Hayvanlar üretim ünitelerine indirgeniyor, karanlık ve beton bölmelere kapatılıyor, ve kısa bir yaşamdan sonra günlük gerçeklikleri korku, acı, bunalım ve yalnızlık haline gelmişken yolculuklarının son noktası kesimhanelerdeki öldürme hatları oluyor.

İnsan ve Hayvan

Bir insan hayatını bir hayvanın hayatıyla aynı kefeye koyup koymadığımı sormak bir hata. Elmaları mı yoksa meyveleri mi tercih edersiniz? Ne çeşit bir soru bu? Elma bir meyvadır. İnsanın bir hayvan olması gibi. Bir çok hayvan çeşidinden bir tanesi. Burada alınacak bir şey görmüyorum, ama bir çok insan tanıyorum, aslında bunlar çoğunluğu oluşturuyor, bu gerçeği reddediyorlar, hatırlatılınca da hem alınıyorlar hem de tepki gösteriyorlar. İnsan nihayetinde hayvandan tamamen farklıdır, öyle söylüyorlar. Bir insanı bir inekle ya da fareyle kıyaslayamazsın diyorlar. Kıyaslayabilirim. Hayvan terimi bir böceği, bir insanı, yunusu ya da fili içine alacak kadar geniş bir kavram. Bir ineği ve bir fareyi de. Bu terim farklılıklarımızı reddetmeyen ortak niteliklerimize dayanıyor. Bir yunus böcek değildir, fare de inek değil, insan da fil değildir. Ama hepsi ve hepimiz hayvanız. Kimse alınmasın.

Elbette farklı bilinçlilik açılarımız, benlik bilincimiz, farklı becerilerimiz ve gelişme anlamında değişik olanaklarımız var. Farklı şekiller, tüy benzerlikleri. Ama faklı değiliz.

Bir ineğin gözünü oysanız , ancak bir ineğin canını yakabileceği kadar acı verir. İnsanın gözünü oysanız, gene bir ineğin çekeceği kadar acı verir. Gerekmediği sürece acıya sebep olmamak için daha neyi bilmemiz gerekiyor?

İnsanların çoğunun hayvan kelimesini duyduklarında insan olmanın altında yer alan bir şey duyduklarını ve insan kelimesini duyduklarında da hayvan olmanın üstünde yer alan bir şey duyduklarını sanıyorlar.

Köleliğin Ortadan Kaldırılması

Kölelikten uzaklaşmak için tek yol, köleliğin kaldırılmasıdır. İnsan köleliği, hayvan özgürlüğü oynamak ve gerçek hayvan özgürlüğü arasındaki farkı belirtmek gerek.

Refahçı yaklaşım insanın hayvanlara olan üstünlüğünü kabul eder, kölelikten kuşku duymaz, ona meşru ve yasal gözüyle bakar, hayatta tutar ve köleliği artık ne demekse daha insancıl bir hale sokmaya çalışır.

Bu tür bir mantığın nelere yol açabileceğine örnek olarak şunu verebiliriz: bir buzağının iki hafta bekledikten sonra değil de doğar doğmaz annesinden uzaklaştırılmasının daha iyi olduğu düşünülüyor; çünkü içgüdüsel ortak bağları doğum sonrasına kıyasla iki hafta sonra daha güçlü, bu yüzden doğar doğmaz buzağının alınması daha az travma yaratıyor- haklılar tabi. Sadece kölelikle alakalı olanakları düşünürseniz o zaman hata yapılması zor bir mantık söz konusu.

Bir süre önce et yemek, yumutta ve süt tüketmek isteyenlere ama hayvanların maruz kaldığı davranışlardan haz etmeyen insanlara ne önerebileceğim soruldu bana. Mesela ekolojik çiftliklerde yetiştirilen hayvanları önerir miyim diye soruldu, hiç bir şekilde önermeyeceğimi söyledim. Onlara haftada bir, iki ya da daha çok gün vegan olmalarını önerdim. O kadar da büyük bir olay değil. Dahası, köleliği kabul etmek ya da reddetmek hakkında düşünüp karar vermelerine yardımcı olur. Kabul edilmesi ve yasal düzenlemelere gidilmesi mantığını sürdürmez.

Veganizm Vejetaryenizm Değildir

Yasal düzenlemelerle ilgili konuşabilirsiniz durmadan, özgür olması gerekenleri koşullarını düzeltmekten bahsedebilirsiniz; ama vegan olunca hem vegan kültürü yaşarsınız hem de onu savunursunuz. Durdurmak varken neden daha iyi bir kölelik ve cinayet için sesimizi yükseltelim ki?

Hayvanları korumanın en iyi yolu yasalar değildir, veganizmdir, ayrıca bütün hayvan acısı ve ızdırabıyla beraber veganizmin herşey demek olmadığını, bütün bir parçası olduğunu idrak etmektir.

Bir çok insan veganizmi vejetaryenizmin bir parçası sanıyor. Ben katılmıyorum buna. Veganizm sadece gereksiz acı ve gereksiz öldürmelere dair perspektifiyle değil potansiyeli ile de vejetaryenizmi aşıyor. Vejetaryenizm olumlu bir şeydir; çünkü et tüketimini reddeder, bununla ilgili öldürme eylemlerini reddeder, ve negatif bir şeydir; çünkü süt ve yumurta yemeyi reddetmez, bununla ilgili öldürme eylemini ve ızdırabı reddetmez. Bu yüzden veganizmi vejetaryenizmin bir parçası olarak değil de bağımsız bir kültürel hareketin bir parçası olarak yaymak ve popülerlik kazandırmak önemli.

Süt üretimi kan dökülmesiyle doğrudan bağlantılı. Bîtap düşmüş inekler, sayıca fazla boğalar ve danaların hepsinin sonu mezbahada bitiyor. Süt cinayettir. Eğer süt içerseniz, yoğurt ve peynir yerseniz, o halde siz de iş başında bir zulme destek verenler arasındanız demektir. İneklerin sütü yavruları içindir, sütün yegâne değeri budur. Süt tarımsal bir meta değildir. Bir ineğin yaşamının anlamı süt üretmek değildir. Hayvanları mezbahaya götüren bir kamyon siz vejetaryenlerin yanından geçtiğinde, sizin hayvanlarınız da orada demektir; aradaki tek fark; sadece bu hayvanları başkasının kesecek ve yiyecek olması, o kadar.

Vejetaryenler artık yumurtlamaktan mahvolmuş tavuklardan ve daha doğdukları gün gaz verilerek ya da canlı canlı doğrama makinelerine atılarak öldürülen erkek civcivlerin ölümünden sorumlular; çünkü erkek civcivler yumurta yapamadığı için imalat fazlası durumundalar.

Şiddet

Diyelim ki dolaşmaya çıktınız. Hava güneşli, güzel bir gün. Birisinin başka birisini dövdüğünü görüyorsunuz. Ne yaparsınız? Yürümeye devam eder misiniz? Durur musunuz? Yardım mı edersiniz? Eğer yardım etmeye karar verirseniz, bunu nasıl yaparsınız? Gözünüzün önündeki kurbanın hiç bir kuvveti yok, eli kolu bağlanmış, yere yapışmış, darbe üstüne darbe yiyor.

Döven kişiyle konuşmayı deneyebilirsiniz. Durması gerek; çünkü hem can yakıyor hem de zarar veriyor. Belki işe yarar, adam durabilir; ama ya durmazsa? Tartışmaya devam mı edersiniz?

Bir kaç yıl önce Only One Solution adında bir grup dünyanın sadece insanlara ait olmadığı ve  bir hayvan türü büyük acı çekiyorsa o zaman o hayvan türünün yok edilmesinin hayvan için daha faydalı olduğuna karar verdi. Manifestolarına göre nefretle yola çıkmıyorlar, sadece başka bir çıkar yolu olmadığını düşünüyorlar.

Tarihin ve günlük gerçekliğin insanların acıma duygusuna güvenemeyeceğimizi, insanların insan olmayan canlılar üzerindeki tahakküm talebinden asla vazgeçmeyeceğini, iktidar ve gücün insanı bağımlı ve konfora meyilli yaptığını söylüyor ve insanlarda meydana gelen değişikliklerin de yeterli olmadığını öne sürüyorlar. Peki ya o acı çeken hayvanlar bizim oturup beklememiz hakkında ne düşünüyorlar dersiniz?

Eğer dünyanın insanların mülkü olmadığı gerçeğiniz kabul ederseniz, dünyaya bu şekilde bakarsanız, insanların davranma biçimine insanın bütün ahlâki ve ahlâk dışı kurallarıyla bakarsanız, bu çözüm delilik gibi görünmüyor artık, ya da en azından insanların dünyaya yaptığı şeylerden daha deli görünmüyor.

Böylece söz konusu acının ölçüsünü öğreniyorsunuz, insanların hayvanlara yaptığı herşey kendi başlarına gelse ne olurdu deneyip hayâl edebiliyorsunuz.

Hayvan koruyuculuğunun maskeyle ya da maskesiz daha fazla gücü ve potansiyeli var suikastlerden, çoğunluğun insan hayatına verdiği ve yanlışlıkla yaratılmış o değer sebebiyle değil, bu görüşe göre insan hayatının değeri herşeyin tam da merkezinde yer alıyor; ya da diğer stratejik nedenlerle de alakalı değil. Ya da insanların temelde iyi olduğu ve bu nedenle daha barışçıl bir yol seçmemiz gerektiğine inandığım  için de değil; çünkü ben bu iyilikten emin değilim. Ya da yüzüncü maymun durumu anlayana dek bekleyebileceğimden dolayı da değil. Düzenlemelerle iyileştirilse bile cinayet, dehşet ve acıları ters yüz edecek bir şey bilmediğim için.

Hayvanlara yönelik şiddeti önlerken başvurulan şiddetin anlık ve olasılıkla olumlu bir değeri var ama daha büyük ve kalıcı bir değişim sağlama yönünde minimum potansiyeli bulunuyor, bu her savaşta böyle, hatta adil bir savaşta bile.

Ayrıca savaşın mücadele edenlere ne yaptığı ve meşru müdafaanın karşılık vermeye dönüşebileceğini hatırlamak da önemli.

Ne yazık ki şu söylediklerim konusunda bile korkum şu: hayvanları savunmak için silahlı mücadelenin gerekliliğini kabul etmezsek insanlar hayvanların yaşamını insan yaşamı gibi gördüğümüzü söyleyip yalanlarına ve ikiyüzlülüklerine devam edecekler.

Hayvanların savunulması adına şiddete başvuracağımı ve bunu yetersiz bir tepki olarak görmeyeceğimi hayal edebiliyorum. Şiddetin çok fazla farkındayım, yaralamalar, öldürmeler ve aslında bunun gerekli olmadığı gerçeğinin çok farkındayım. Nihai çözümün bu olmadığını biliyorum, ama dünya böyle bir yer değil.

Modern toplumda bu tür bir savaşın insanlar tarafından anlaşılmayacağı ve fanatizmle bir tutulacağını biliyorum, ama bize bu kadar yakın olan bu canlar için kaçımız tereddüt eder ki?

ALF

Şiddete başvurmayan doğrudan eylemin bir örneği ALF’tir. Bu çalışma sayesinde hayvanları koruma hareketi laboratuar ve çiftliklerde hayvanlara yönelik kötü davranışları belgelemeyi başardı, böylece halka sunulmak üzere kanıtlar elde edildi, hayvanlardan geçinenlere finansal kayıplar yaşatıldı, projelere son verildi, laboratuarlar kapatıldı , üretim merkezleri durduruldu, binlerce hayvan zulümden ve anlamsız bir ölümden kurtarıldı, binlerce hayvan daha farklı bir yaşam yaşamaya başladı.

Elbette bu sınırlı bir başarı ama, yasal koruma da sınırlı bir başarı elde edebiliyor. Dahası, bu durum ayrıcalıkları ters yüz edebiliyor. Hayat kurtarmak mülkten, yasalardan ve çoğunluğun ne düşündüğünden daha önemli. Ya da insanlar böyle değilmiş gibi davranıyorlar.

Gerçek şu ki bu insanlar çoğu kez ALF’in ve benzeri grupların çalışmasına zarar veriyor, bunu bilinçli olarak yapıyorlar, çeşitli nedenlerle. Çoğu kez bu meseleyi baştan sona düşünmüyorlar; çünkü kendi düşünceleriyle başbaşayken bile yasal sınırları aşmıyorlar.

Bu eylemlerin şeytanileştirilmesine açık açık karşı koymak gerekiyor, ya devletten, endüstriden, çıkar sağlamayan sektörlerden yana ya da çoğunluğun görüşlerinden yana. Bizler terör karşıtıyız, terörist bir hareket değiliz.

Anarşi

Son zamanlarda birisi bir kaç cümleyle düşüncelerimi özetlememi istedi. Tek cümlenin yeterli olduğunu söyledim- gerekmedikçe zarar vermiyorum. Bu felsefe bana seçenek sunuyor, ayrıca kuşkularımı ve kendime güvendiğim yanlarımı gözönüne alarak düşünmeyi öğretiyor. Aynı şey herkes için geçerli. Otorite yanlısı bir şey değil. İradesini oligarşik, demokratik, ya da hükümdarane bir tarzda bastırmıyor.

Giderek daha az kategorileştiriyor ve bunu istiyorum. Neden hayvan hakları diye daha fazla soruyorum, daha çok uzaklaşıyorum onlardan. İlk kez broyler tavuklarla dolu bir kümese girdiğimde ve daha bir haftalık civcivlerin endüstri tarafından koparılmış gagalarını sürüklediklerini gördüğümde, kanatlarının yardımıyla ayağa kalkmaya çalıştıklarını görüp denge sağlamaya çalıştıklarına tanık olduğumda eşitlik filan talep etmedim, zorunluluk filan da aramadım. Neden başkalarını bu konuda zorlayayım ki?

Hayvanları koruma hareketinde insanlar hayvanlara özgür varlıklar olarak bakmıyor, gösteriş peşindeler. Hükümete, yasalara, medyaya, ünlülere. Perestroykaya gösterilen yanlış bir itimat sayesinde, kendilerine yönelik bir çeşit olumlu bir inancı sürdürerek karşı olduklarını iddia ettikleri sistemin bir parçası olmayı başardıklarında buna başarı gözüyle bakıyorlar. Daha fazla sayıda insan onların programlarına dönüyor, çünkü ümitle dolu çantalar çıplak gerçekten daha önemli. Çünkü onlar kendilerine dönenlerin izlemeye devam etmesini istiyorlar.  Ve hayvan istismarının gerçek yüzü ve sebepleri gene gizli kalmaya devam ediyor.

Oyunun bir parçası haline geliyorlar, bir sistemin folklorüne dönüşüyorlar, bu da onlara toplumda özel bir ağırlık veriyor, kendi prenciplerine inanmaya devam ettikleri, bu değişiklik adına lütfedilen yolu ve düzeni takip ettikleri için bir önem kazanıyorlar.

Ya daha fazla , hatta tamamen yasalara ya da hayırseverliğe güveniyorlar, kendi güçlerini ve doğrudan eylemi bir kenara koyuyorlar. Şu anda var olanı değiştirmek yerine daha iyi bir gelecekle ilgili fikirlere tutunuyorlar.

Sebep oldukları istismarın ekonomik politik sebepleriyle yüzleşmek yerine basit merhamet reklamları içerisinde çürüyorlar. Kendilerini apolitik insanlar olarak algılıyor ve öyle ilan ediyorlar; ama aynı anda yasal bir etkileri olsun diye de uğraşıyorlar, hem parlamentoda, hem senatoda, hükümette lobi çalışmaları yapıyor ve imza kampanyaları başlatıp seçimlerde seslerini kaybediyorlar.

Bir gün o ufka ulaşacaklarını sanıyorlar; çünkü dünyanın yuvarlak olduğuna inanıyorlar.

Ben sistem içerisinde bile olumlu bir şekilde zorlanabilen herşeyin aslında bu sisteme karşı çıkanların emeği olduğuna eminim, kendilerini ezip geçmelerine izin verenlerin değil.

Yaptığım gözlemler anarşist olmadan vegan olsaydım bunun hem mantıksızlık hem de tutarsızlık olacağını idrak etmemi sağladı.

Şu anda şaşırmış olabilirsiniz; çünkü bir çok insan için anarşist denilince insanların aklına hâlâ 1904′te bir ilköğretim okulunda yazılan şu yazıdaki şeyler geliyor:“Anarşist vahşi bir yaratıktır. Gorillanın en yakın akrabasıdır. Başkanları, prensleri, bakanları toplantılarını sabote eder, yaz tatillerini mahveder, onları öldürür. Bütün yüzünü uzun ve dağınık saçları örter. Tırnak yerine uzun ve keskin pençeleri vardır. Anarşistin giysisi bir çok cebinin olduğunu gizler, içinde kaya parçaları, bıçaklar, silahlar vardır. Gece yaratığıdır. Akşamdan sonra küçük ve büyük gruplar halinde buluşur ve salgın hastalıklar, saldırılar ve cinyateleri planlarlar.”

Bunun anarşi olduğuna inananlar için sadece şunu söyleyebilirim: asla korkmayın, bu gerçek değil. Anarşi sahip olunmak zorunda olmadığımıza, iyi yaşamak, daha iyi yaşamak için kendimizi yönetmek zorunda olmadığımıza dair bir inançtır.

Hayvanları korumak için daha fazla anarşiye ihtiyacımız var.

Gene de farklı güçler, değerler, ayrıcalıklar, bilgelik ve güçsüzlük halleri ile, içsel ve dışsal empati ile, hiyerarşiye ve bunu reddetmeye iman ederek yaşıyoruz. Hep beraber varız.

Buna ne dersiniz?

(Omnia vincit amor?)

Çeviri: CemC
hayvanozgurluguhareketi

This entry was posted on Čtvrtek, Duben 21st, 2011 at 9.48 and is filed under yazıları. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. Responses are currently closed, but you can trackback from your own site.

Comments are closed.